|
|
|
Tarih : 28.02.2009 - 23:58:29 |
|
| Geçen haftaki yazımızda İslam ahlakında büyük öneme haiz olan isar kavramı hakkında bazı açıklamalarda bulunmaya çalışmıştık. Bu hafta da aynı konuya devam edeceğiz inşallah... |
|
|
|
İSAR-II
Geçen haftaki yazımızda İslam ahlakında büyük öneme haiz olan isar kavramı hakkında bazı açıklamalarda bulunmaya çalışmıştık. Bu hafta da aynı konuya devam edeceğiz inşallah. İsar genel ifadesiyle, kişinin ihtiyaç içersinde olmasına rağmen, karşısında muhtaç durumda bulunan kişiye yardımda bulunmasıdır. İsar, kişinin her daim bu durumda olması demek değildir; karşısına çıkan bu gibi durumlarda her an yardıma hazır ruh halinde olması demektir. Yani önemli olan, isarda bulunma arzu ve isteğidir. Kuran’da bu meziyet övgüye mazhar bir şekilde geçmekte ve bu kişilerin Allah’ın hoşnutluğunu kazanacakları bildirilmektedir (Haşr, 9). Hz. Peygamber’in hayatı anlatılırken sıkça vurgulan hususlardan biri de onun sade yaşantıyı seçmesidir. Hz. Peygamber, İslam öncesi Mekke’de zengin ve varlıklı biriydi. Ama peygamber olduktan sonra, bu servetini İslam’ın inkişafı için harcadığını görmekteyiz. Medine’ye hicret ettikten sonra da Peygamber Efendimiz’in çoğu zaman aç olarak günlerini geçirdiğini biliyoruz. Peki Hz. Peygamber, risalet görevinin yanında devlet başkanı sıfatıyla niçin böyle bir yaşantıyı seçmiştir? Alimler bu konuda, Hz. Peygamber’in bulamamaktan değil de, isarından dolayı bu hayatı seçtiğini bildirirler. Yani, “Komşusu açken, karnını tıka basa doyurarak sabahlayan bizden değildir” diyen bir peygamber, Medine İslam toplumunda bulunan çok sayıda muhtaç insanlar varken tok olarak sabahlaması mümkün müdür? Elbette değil. Medineli Müslümanlar tarımla uğraşan insanlardı. Bu halde iken kendilerine güvenerek Mekke’de menkul ve gayr-i menkul mallarını bırakarak gelen muhacir kardeşlerine kucak açmışlar, tüm varlıklarını onlarla paylaşmışlardı. Bunların yanında Mescid-i Nebevî’de suffe ashabı vardı. Bu kişiler, kimsesiz, barınacak, sığınacak yerleri olmayan kişilerdi. Hz. Peygamber bu kişlerin bakımını üzerine almıştı. Yani mescid bir nevi daru’l-gureba görevini de görüyordu. Bu kişiler devamlı mescidde kaldıklarından aynı zamanda Hz. Peygamber’in de talebeleri olmuşlardı. İşte gerek suffe ashabı ve gerekse Medine’de bulunan diğer fakir insanların sıkıntılarını yüreğinde hisseden Peygamber Efendimiz, sadaka ve zekatları kabul etmediği halde, kendisine gelen hediyeleri kabul ederdi. Fakat bu hediyeleri, kendisi ihtiyaç içerisinde olduğu halde suffe ashabına yada diğer Müslüman fakirlere verirdi. İşte bu durumdan dolayı, Hz. Peygamber’in evinde uzun süre su ve hurmadan başka bir yiyecek bulunmamıştır.
İsar kavramı sadece malla değil hayatın her safhasında karşımıza çıkar ki, bunun en üst derecesi canla yapılan isardır. Uhud savaşında, Müslümanların savaşın ikinci safhasında bozguna uğramaları üzerine, Peygamber Efendimizin etrafında sahabeler etten bir duvar örmüşler, Hz. Peygamber’in canını kendi canlarından daha aziz bilmişler, ok ve mızraklara karşı elleriyle kalkan olmuşlardır. Hz. Peygamber, savaşın gidişatını öğrenmek için zaman zaman başını çıkarıyor, bu durumda, Ebu Talha “Bakma ey Allah’ın elçisi, düşmanın attıkları oklardan biri isabet edebilir, canım sana feda olsun” diyebiliyordu.
Sahabelerden Huzeyfe el-Yemânî, Yermuk savaşı sonrasını bir hatırasını şu şekilde anlatmaktadır: “Yermuk savaşı sonrası yaralılar arasında kalan amcazademi aramak için çıktım. Yanımda bir miktar suyum vardı. Amcazademi buldum. Su isteyip istemediğini sordum. İsterim, dedi. Tam suyu vereceğim sırada öteden biri, ahh, su diye inledi. Amcazadem gitmemi ve suyu ona götürmemi işaret etti. Gittim, baktım ki Âs’ın oğlu Hişam. Tam ona su vereceğim sırada öteden biri, ahh su diye inledi. Hişam beni ona gönderdi. Ona gidinceye kadar o öldü. Hişama döndüm, o da ölmüştü. Amcazademe geldiğimde o da vefat etmiştir. Velhasıl su elimde kalmıştı. Allah hepsine rahmet etsin (ihya).
İsar, sadece tarihin beli kesitinde belli insanlar tarafından uygulanmış bir ahlakî erdem değildir. Aslında her daim hayatımızda belki de farkında olmadığımız bir şekilde gördüğümüz bir eylemdir. Annelerimizin, çocukları için yaptıkları fedakarlıklar hep birer isar örneğidir. Hayvanların, yavruları için yiyecek aramaları ve kendilerinden önce yavrularının karnını doyurmaları canlı birer isar hareketidir. Üzerinde yaşadığımız topraklar dedelerimizin isar derecesindeki fedakarlıkları sonucu bizlere miras kalmadı mı? Cepheye mermi taşıyan ninelerimiz ıslanmaması için kendi çocukları yerine taşıdığı merminin üzerini örtmedi mi?
Evet, hayatımızda fedakarlık ya da isar önemli bir kavramdır. Aslolan, isarı Allah rızası için yapabilmektir. Unutmayalım ki, yapılan en ufak bir hayır bile yarın ahiret gününde karşımıza çıkacaktır. Selam ve dua ile…
|
|